Okuduğunuz parçanın kahramanı siz olsaydınız yaşadığınız olay karşısında hangi sonuca varırdınız?

Okuduğunuz parçanın kahramanı siz olsaydınız yaşadığınız olay karşısında hangi sonuca varırdınız?
13
A+
A-

DÜNYA’YI KİM BOYADI?

Sınıfla birlikte sinemadaydık. Türkiye’deki zengin bitki örtüsünü anlatan bir belgesel seyrediyorduk. Bin bir tür çiçek, bitki, ağaç, meyve ve sebze vardı. Hiçbiri birbirine benzemiyordu ve her biri ayrı ayrı çok güzeldi. Rengârenk bir bahçenin içindeydik sanki.

Hayran hayran seyrederken belgeseldeki her şey birden gerçeğe dönüşüverdi. Bir bitki tüneline girdim. Tünelin çıkışında öyle parlak bir ışık vardı ki gözlerim kamaştı. Kapadım gözlerimi.
Geldiğim yer mis gibi kokuyordu. Hafif bir rüzgâr vuruyordu yüzüme ve burnuma harika kokular getiriyordu. Çiçek kokusuydu bu. Merakla gözlerimi açtım. Açtım ama sadece parlak bir ışık vardı. Hiçbir şey yoktu ortalıkta. Ayaklarım yere basıyordu ama yer bile görünmüyordu. Sadece hissediyordum.

Sonra bir adım attım ama ilerleyemedim. Bir yere çarptım. Gözlerimi iyice açtım yine de hiçbir şey görünmüyordu. Elimle yokladım, önümdeki bir ağaçtı. Ellerimle yoklayarak ağacın yanından yürümeye devam ettim. Her yer farklı bitkilerle, ağaçlarla ve çiçeklerle doluydu. Hepsini ayrı ayrı kokladım. Şimdiye kadar hiç bilmediğim güzellikte kokularla tanıştım ama bu kokuların kaynağını neden göremiyordum!

Sonra biri seslendi. “Renksiz diyara hoş geldin.” O da ne demekti? Şaşkınlıktan cevap veremedim. Bir türlü göremediğim bu kişi konuşmaya devam etti.
“Burada, yaşadığın dünyadaki her şey var dostum! Tek fark, her şeyin renksiz olması…” Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Şimdiye kadar böyle bir şey olabilme ihtimali aklımın ucundan geçmemişti. Burada insanlar nasıl yaşıyorlardı? Hayvanlar için bile renkler çok önemliydi. Burada anne kuşlar yavrularının gagalarını nasıl görüyor, onları nasıl besliyorlardı? Hatta bazı hayvanlar için renkler hayati öneme sahip… Mesela arılar insanlardan daha iyi bir renk görüşüne sahip oldukları için çiçeklerin bizim göremediğimiz renklerini bile fark edebiliyorlar. Böylece balözü bulabiliyorlar. Bazı böcekler morötesi ışınımları göremese avlarının peşine düşüp beslenemezler bile… O hâlde bu renksiz diyar hiç onlara göre değil. Hepimiz için renkler ne kadar önemliymiş meğer! Kırmızı ne güzel bir renkmiş, yeşil muhteşemmiş. “Renklerimi istiyorum ben, sarı, turuncu, mavi… Neredesiniz?” Hayal kırıklığı içinde renklerin isimlerini sayıklıyordum. Kaybettiğim renkleri bir bir ararken omzuma bir el dokundu. “Hadi, film bitti, gidiyoruz.”

Öğretmenin sesiyle uyandığımda her şeyin bir rüya olduğunu anladım. Sinema salonundan çıktığımızda sanki gözleri ilk kez gören biri gibiydim. Her şey ne kadar güzeldi. Renkler, dünyamızdaki her şeye vücut veriyordu. Yeşilin tonları, mevsimlerin renkleri, dünyanın değişen elbiseleri… Ormandaki, göldeki, sokaktaki doğal resimler… Güneşin ışığı karşımdaki ağacın yapraklarının arasından altın gibi ışıldıyordu. Önümden uçan kelebeğin minicik kanadına mavinin her tonu ince bir nakış gibi nasıl işlenmişti? Bir kedi geçti önümden, kendi bembeyaz, gözleri ise masmavi… Peki ya bu harika renkleri algılayan gözlerimiz, beynimiz… Onları kim bu kadar mükemmel yaratmıştı? Işığı kim yaratmıştı? Işığın, gözlerimizin, renklerin ve her şeyin Yaratıcısına bir kez daha teşekkür ettim. O’nun gücüne bir kez daha hayran kaldım. O ve yarattığı her şey mükemmeldi. Elbette gözleri görmeyen insanlara verdiği başka yetenekler de bu mükemmel dengenin bir parçasıydı. Gelişmiş kulakları ve müziğe yetenekleri… Duyarlılığı giderek gelişen parmak uçlarıyla onlar da dünyaya başka gözlerle bakıyorlardı.

Okuduğunuz parçanın kahramanı siz olsaydınız yaşadığınız olay karşısında hangi sonuca varırdınız?

Eğer bu hikayenin kahramanı ben olsaydım, yaşadığım olay karşısında birçok derin düşünceye ve önemli sonuçlara varırdım. İlk başta, renklerin kaybolduğu bir dünyada, her şeyin renksiz olduğunu görmek, büyük bir hayal kırıklığına yol açardı. Çünkü renkler, hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır; doğanın güzelliklerini anlamamıza, estetik duygumuzu tatmin etmemize, duygusal bağlar kurmamıza yardımcı olur. Renkler yalnızca görsel bir zenginlik değil, aynı zamanda yaşamımızdaki anlamı belirleyen unsurlardır. Renkler, duygularımıza da yön verir: Sarı neşeyi, kırmızı aşkı, mavi huzuru simgeler. Bir dünyada renklerin yokluğu, her şeyin soluk ve cansız olması demek olurdu. Belki de bu, yaşamın anlamını kaybetmesiyle eşdeğer olurdu.

Renklerin kaybolmuş olması, aynı zamanda algılama biçimimizi de etkilerdi. Renkler sadece gözlerimize hitap etmekle kalmaz, çevremizdeki dünyayı nasıl algıladığımızı da şekillendirir. Örneğin, doğadaki çiçeklerin renkleri arılar için hayati önem taşırken, insanlar için de bu renkler besin arama ve estetik zevk anlamına gelir. Renkler olmasaydı, bu tür ilişkiler nasıl var olabilirdi?

Bir diğer önemli nokta da, renklerin insanın duygusal ve psikolojik durumuyla olan ilişkisi. Renklerin, ruh halimizi nasıl değiştirdiğini deneyimlerimizle biliriz. Renksiz bir dünyada ise insanların bu doğal duygusal dengeyi nasıl sağlayabileceklerini merak ederdim. Renkler, yaşamın anlamına, güzelliğe ve farkındalığa olan bakış açımızı etkileyen büyük bir faktördür. Onların eksikliği, dünyayı daha az canlı, daha soğuk ve monoton hale getirirdi.

Sonuç olarak, yaşadığım bu deneyim bana, renklerin ve diğer doğa unsurlarının aslında sadece dışsal öğeler olmadığını, insanın iç dünyasında da önemli bir rol oynadığını fark ettirdi. Renkler, estetikten daha öte, insanın varoluşunu anlamlandıran birer dil gibidir. O yüzden renklerin kaybolduğu bir dünyada, yaşamın anlamı da büyük ölçüde kaybolmuş olurdu. Bu deneyim, hayatın ne kadar değerli ve renkli olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.