Bilim Öyküleri Özet

En az, Acayip Şeyler kitapları kadar acayip bir kitap bu!
Bilim Öyküleri adı altında okuyacağınız bu öyküler, bilim tarihinin en ilginç sayfalarından derlendi. Ancak derlenen bu öyküleri, sizlere bir ders kitabı gibi değil, son derece eğlenceli bir maceralı hikâye
kitabı gibi anlatmayı tercih etti…
Hayalen, bilim tarihinin en önemli olaylarının yaşandığı zamanlara gitti ve olan biteni kendine göre yaptığı kurgularla satırlara döktü.
Bu kitabı okurken hem çok güleceksiniz, hem de çok eğleneceksiniz…
Ancak bir yandan gülüp eğlenirken; bir yandan da, bilim ve bilim tarihine ait çok önemli bilgileri rahat rahat öğrenmiş olacaksınız.
Ve kendi kendinize şunu sormadan da edemeyeceksiniz:
“Ders kitapları neden sıkıcı olmak zorunda?”
Genel Tanıtım
“Bilim Öyküleri”, yazar Tarık Uslu tarafından kaleme alınmış, bilimsel konuları öykü formunda anlatan bir kitaptır. Kitap, bilimsel kavramları ve gelişmeleri, okuyucunun ilgisini çekecek biçimde, genellikle kısa ve sürükleyici hikayeler aracılığıyla sunar. Bu yönüyle hem eğitici hem de eğlendirici bir eser olarak öne çıkar.
Bilim Öyküleri Önsöz
Acayip Şeyler Dizisi’nin yazarı TARIK USLU, bilim tarihinin en ilginç sayfalarından derlediği olayları, bir ders kitabı gibi değil, son derece eğlenceli ve maceralı bir öykü kitabı gibi anlatıyor!
Hayalen bilim tarihinin en önemli olaylarının yaşandığı zamanlara gidiyor ve olan biteni, “Acayip Şeyler” okuyucularının çok iyi bildiği o acayip tarzıyla ve kendine göre yaptığı tuhaf kurgular eşliğinde yeniden yazıyor!
Bu kitabı okurken hem çok güleceksiniz, hem de çok eğleneceksiniz. Ancak bir yandan gülüp eğlenirken; bir yandan da, bilim tarihine ait oldukça önemli bilgileri, rahat rahat öğrenmiş olacaksınız. Ve kendi kendinize şunu sormadan da edemeyeceksiniz:
“Ders kitapları neden bu kadar sıkıcı olmak zorunda?”
İçerik ve Temalar
Kitap, bilimsel gelişmelerin ve kavramların tarihsel süreçte nasıl ortaya çıktığını, bilim insanlarının yaşadığı zorlukları, buluşların ardındaki insan hikayelerini anlatır. Öyküler, genellikle:
- Bilimsel keşiflerin ardındaki kişisel mücadeleler,
- Bilimsel yöntem ve düşüncenin önemi,
- Bilimin günlük hayata etkileri,
- Doğa ve evrenle ilgili temel bilimsel gerçekler,
- Teknoloji ve icatların toplumsal etkileri
gibi temaları işler.
Hedef Kitlesi
“Bilim Öyküleri”, özellikle genç okurlar ve bilim meraklıları için yazılmıştır. Ancak bilimle ilgili temel kavramları öğrenmek isteyen yetişkinler için de uygundur. Kitap, bilim okuryazarlığını artırmayı, bilimi sevdirip erişilebilir kılmayı amaçlar.
Anlatım Dili ve Üslup
Tarık Uslu’nun sade ve akıcı anlatımı, karmaşık bilimsel konuları anlaşılır hale getirir. Öykülerin içinde bilimsel gerçekler, dramatik ve duygusal öğelerle harmanlanarak sunulur. Bu sayede okuyucunun hem merak duygusu uyanır hem de bilimsel bilgi hafızasında kalıcı olur.
Kitabın Önemi ve Değeri
- Bilimi sadece teorik bir alan olarak değil, insani ve sosyal bir boyutu olan dinamik bir süreç olarak tanıtır.
- Bilim insanlarının hayal gücü, azmi ve yaratıcılığına vurgu yapar.
- Bilimsel düşünceyi yaygınlaştırarak toplumda bilim kültürünün gelişmesine katkı sağlar.
- Eğitimde alternatif materyal olarak kullanılabilir.
Tarık Uslu Kimdir?
Kişisel ve Mesleki Bilgiler
Tarık Uslu, Türkiye’de bilim iletişimi alanında tanınmış bir yazardır. Bilim öyküleri, bilimsel popüler kitaplar ve eğitim materyalleri üretir. Eğitim ve bilimi toplumun geniş kesimlerine ulaştırmak için çalışır.
Kariyeri ve Çalışmaları
- Eğitim alanında öğretmenlik veya akademik çalışmaları olabilir.
- Bilim ve teknoloji konularını halka kolay ve etkili biçimde anlatmaya odaklanmıştır.
- Bilim yazarlığı, editörlük ve belki radyo-televizyon programları gibi farklı platformlarda bilimi tanıtma görevleri üstlenmiştir.
Yazarlık Tarzı
Tarık Uslu’nun yazıları, okuyucuyu sıkmadan, sıkıcı teknik detaylara boğmadan, günlük hayatla ilişkilendirerek bilimi anlatma özelliği taşır. Onun eserlerinde bilim, soğuk ve uzak bir alan değil, herkesin ilgisini çekebilecek canlı bir alan olarak sunulur.
Kitap Hakkında
Yazar: Tarık Uslu
Çizer: Sevgi İçigen
Yaş Grubu: 9+
Tür: Popüler Bilim
Sayfa: 144
Ebat: 13,5 x 19,5 cm
Kâğıt: Kitap Kağıdı
Cilt: Karton Kapak
Bilim Öyküleri İçindekiler
Bir buğday hesabı ………………………………………….11
Evraka! Evraka! ……………………………………………..17
Kar tanesi adam …………………………………………….27
Daldan bir elma düştü ……………………………………33
İğnenin deliği ……………………………………………….37
Buzdan ülke …………………………………………………45
Dünyanın dibine yolculuk ………………………………49
Buz tutan hayaller …………………………………………55
Fibanocci ve tavşanları ……………………………………61
Piltown Adamı Olayı ……………………………………..67
Hesperopithekus haroldcooki ………………………….79
Ota Benga ……………………………………………………85
Dr. Semmelweiss …………………………………………..91
Pastör’ün savaşı ……………………………………………..95
Dodo Kuşu’nun soyu nasıl tüketildi? ………………105
Ampülün ilk yanışı ………………………………………111
“E Pur si muove!” ………………………………………..119
Galvani’nin kurbağaları ………………………………..129
Tramvayda iki şapşal …………………………………….137
Bilim Öyküleri – Kısa Özet
“Bilim Öyküleri”, bilimin temel kavramlarını, keşiflerini ve bilim insanlarının yaşadığı maceraları kısa ve etkileyici öyküler halinde anlatan bir kitaptır. Kitapta, tarih boyunca bilimin nasıl geliştiği, önemli buluşların nasıl ortaya çıktığı ve bu buluşların insan hayatını nasıl değiştirdiği konu edilir.
Her öykü, bir bilimsel konuyu veya olayı temel alır ve bunu insani yönleriyle, yani bilim insanlarının karşılaştığı zorluklar, hayaller, azim ve bazen de beklenmedik tesadüflerle birlikte anlatır. Böylece okuyucu, bilimi sadece kuru bir bilgi yığını olarak değil, yaşamla iç içe, dinamik ve heyecan verici bir süreç olarak görür.
Kitapta doğa bilimlerinden teknolojiye, evrenin sırlarından günlük hayatımızdaki bilimsel gerçeklere kadar geniş bir yelpazede konular işlenir. Bilimsel yöntem ve düşüncenin önemi, merakın gücü, sorgulamanın değeri vurgulanır.
Özetle, “Bilim Öyküleri” okuyucuya bilimin büyülü dünyasını tanıtırken aynı zamanda bilimin insan yaşamındaki yerini ve değerini eğlenceli ve öğretici bir şekilde sunar.
Bilim Öyküleri – Uzun Özet
“Bilim Öyküleri”, bilimsel bilgi ve kavramları, tarihsel ve insani boyutlarıyla harmanlayarak öyküleştiren bir kitap. Yazar Tarık Uslu, bilim dünyasındaki önemli olayları ve gelişmeleri, sıradan insanların da ilgisini çekebilecek biçimde anlatmayı amaçlamış. Kitap, bilim tarihindeki kilit anları, önemli buluşları, bilim insanlarının deneyimlerini ve bilimin toplum üzerindeki etkisini kısa hikayeler aracılığıyla gözler önüne serer.
Kitapta yer alan her öykü, farklı bir bilimsel keşif, buluş ya da kavramı merkezine alır. Bu öyküler, bilimsel gerçekleri sadece bilgi olarak değil, aynı zamanda birer insan macerası ve mücadele alanı olarak sunar. Böylece okuyucu, bilim insanlarının sadece laboratuvarlarda çalışan teknik kişiler değil, aynı zamanda merak eden, sorgulayan, hayal eden ve zorluklarla mücadele eden insanlar olduğunu fark eder.
Tarık Uslu, bilimi soyut bir alan olmaktan çıkarıp, somut ve insani bir deneyim haline getirir. Kitapta;
- Bilim insanlarının hayatları,
- Karşılaştıkları zorluklar ve engeller,
- Buldukları yeni bilgiler ve icatların hikayeleri,
- Bilimsel düşüncenin gelişimine katkı sağlayan kişisel motivasyon ve azim,
gibi unsurlar detaylı olarak anlatılır. Örneğin, bir öyküde büyük bir buluşun arkasındaki sabır ve deneme-yanılma süreci; başka bir öyküde, bir bilim insanının karşılaştığı toplumsal önyargılar veya bilim dünyasındaki rekabetler işlenir.
Kitap, doğa bilimlerinden astronomiye, biyolojiden fiziğe, kimyadan teknolojiye kadar geniş bir yelpazede bilimsel konuları ele alır. Her öykü, hem konunun temelini hem de bu konunun insanlık için önemini açıklar. Örneğin:
- Evrenin yapısı ve astronomik keşifler,
- Canlıların evrimi ve genetik,
- Elektrik ve manyetizma gibi fiziksel olaylar,
- Teknolojik gelişmeler ve icatlar,
- Bilimsel yöntemin nasıl işlediği,
bu temalar üzerinden işlenir.
Tarık Uslu’nun kitabında bilim, sadece laboratuvarlarda gelişen soyut bir kavram olarak değil, toplumun yaşam biçimini değiştiren bir güç olarak sunulur. Bilimsel buluşların sosyal hayata, günlük yaşama, ekonomiye ve kültüre etkileri anlatılır. Ayrıca, bilim insanlarının toplumdaki rolü ve bilimsel düşüncenin yaygınlaşmasının önemi vurgulanır.
“Bilim Öyküleri”, özellikle genç okurlar için bilim sevgisi uyandırmayı hedefler. Kitabın dili sade ve akıcıdır, bu sayede karmaşık bilimsel bilgiler anlaşılır hale gelir. Öykülerin sürükleyici yapısı, okuyucunun bilimsel merakını canlı tutar ve bilim okuryazarlığını artırır.
Tarık Uslu’nun “Bilim Öyküleri”, bilimi sadece teknik bilgiler bütünü olarak değil, içinde insanlık hikayeleri barındıran, heyecan verici ve ulaşılabilir bir alan olarak sunar. Kitap, bilimin nasıl yapıldığını, kimlerin katkıda bulunduğunu, karşılaşılan engelleri ve bu engellerin nasıl aşıldığını anlatırken, okuyucuya bilimsel düşünmenin ve merakın gücünü hissettirir.
Bilim Öyküleri İçinden Bazı Öyküler
BİR BUĞDAY HESABI
ÇOK UZUN ZAMAN ÖNCEYDİ. Hint ülkesinin şahı Shirman, bu şahlık padişahlık işinden fena halde bezmiş usanmıştı.
“Canım sıkılıyor! Canım sıkılıyor! Bana daha önce hiç kimsenin görüp işitmediği bir oyun bulun!” diye bağırdı.
Vezirler, uşaklar ve kölelerin eli ayağı birbiri-ne dolaştı. Bazılarını bir daha hiç çözemediler. Böylece ‘Yoga’ denen şey ortaya çıktı!
Sadece baş vezir Sissa sakindi.
“Ben dün gece bir oyun keşfettim. Adı da SATRANÇ!” dedi.
Herkes derin bir nefes aldı.
Sissa, bir takım tuhaf heykelcikler ve altında Made in China yazan damalı bir tahta ile Sultan’ın huzuruna girdiğinde çok neşeliydi.
– Şahıııııım! Bakınız dün gece sizin için ne keşfettim!
– Ne?
– Satranç!
– Satranç mı?
– Evet! Bu bir oyun!
– Getir hele! Bu küçücük askercikler de neyin nesi? Aaa! Bu uzun boylusu bana benziyor!
– E tabii! O şah!
– Şu kambur da aynı sen!
– E tabii! O da vezir!
– Bunlar da at di mi at?
– E tabii! Onlar da at!
Şah Shirma, kaleleri de şıp diye bildi. Filler konusunda ufak bir tatsızlık yaşandıysa da; Vezir Sissa’nın, canı sıkılan Şah Shirma’ya satranç öğretmesi çok uzun zaman almadı.
Bir süre sonra Shirma ve Sissa, satranç oynamaya başladılar. İlk oyunu Sissa kazandı. İkincisini ise Shirma.. Ve ondan sonraki tüm oyunları Shirma kazandı. Ne de olsa o bir padişahtı!
Shirma, bu satranç oyununu öyle çok beğendi ki, bir daha can sıkıntısından hiç söz etmedi. Sissa’yı üst üste beşinci kez mat ettiği günlerden bir gün:
“Sissa! Sissa! Bu eğlenceli oyunu icad ederek bana bütün dertlerimi unutturdun! Hadi, dile benden ne dilersen!” dedi.
Her seferinde Shirma’ya yenilmek zorunda olan Sissa, bu acıyı çıkarmanın vaktinin geldi-ğini anlamıştı.
– Şu satranç tahtasında 64 tane kare var. Birincisine 1 buğday tanesi koyalım. İkincisine 2 buğday tanesi, üçüncüsüne 4 buğday tanesi, dördüncüsüne 8 buğday tanesi, beşincisine 16 buğday tanesi… ve bu böyle—her karede bir öncekinin iki katı—son kareye kadar gitsin. Sonunda kaç buğday tanesi olursa, o kadar buğday verin yeter! dedi. Şah Shirma bu işe çok güldü.
– Yaa Sissa ne acayip adamsın. Bir çuval buğday mı istiyorsun koskoca Hint padişahından? Yapsınlar hesabını, ben sana bir çuval da fazladan vereyim, lafı mı olur!
Sissa, “Artık bi çuval mı olur beş çuval mı olur.. ben onu bilmem. Hesap edilsin ne kadar olursa razıyım!” diyerek mahcup bir gülümsemeyle—aslında yüzündeki ifade gülümsemeden çok bir sırıtmaya benziyordu— boynunu eğdi.
Hemen bir çuval buğday getirtildi.
Ve Şah’ın maliyecileri ile muhasebecileri, ellerindeki boncuklu abaküslerini şakırdata şakırdata, Sissa’ya verilecek buğday miktarını hesap etmeye başladılar.
Ancak, 21. kareye gelindiğinde çuval bitti. 21. kare için, 1.048.576 adet buğday gerekliydi.
20 buğday tanesi yaklaşık 1 gram yapar. Buna göre, 21. kare için 52 kilo buğday gerekmektedir. Ve bu hesap 64. kareye kadar katlana katlana gidecekti.
Yapılan hesap sonucunda son kareye gelindiğinde, Sissa’ya vermek için 18.446.744.073.709.551.615 tane buğday gerektiği ortaya çıktı.
Bu da, neredeyse 1 trilyon ton buğday demekti!
Hint Şah’ının gözleri önce irileşti, sonra da yuvalarından fırladı!
Bütün Hindistan’da bu kadar buğday yok-tu. Çünkü 64’üncü karede, Hint Padişahı’nın Sissa’ya vermesi gereken buğday miktarı, dün-yanın—bugünkü rakamlarla—1500 yıllık buğday üretimi kadardı!
EVRAKA! EVRAKA!
İSA PEYGAMBER’İN dünyaya gelmesinden 250 bilemedin 300 yıl kadar önceydi.
Sirakuza Kralı Zalim Hiero, sarayının taş avlusunda düşünceli düşünceli geziniyordu.
Kralın elinde, birkaç ay evvel, 500 gram ağırlığındaki altın bir külçeyi kuyumcuya vererek, yaptırdığı taç vardı. Taç kuyumcuya verilen altın külçe ile aynı ağırlıktaydı: 500 gr. Ama Hiero’nun içi hiç rahat değildi. Çünkü kuyumcudan fena halde pirelenmişti.
Ona verilen altından bir miktar çaldığını, çaldığı miktar yerine de tacın içine gümüş koyduğunu düşünüyordu!
“Peki ama, tacı ateşe atıp eritmeden içinde gümüş olup olmadığını nasıl anlayacaklardı?”
İşte Kral Hiero’yu sabahtan beri taş avluda bir aşağı bir yukarı getirip götüren şey buydu.
Düşündü.. düşündü.. düşündü! Ve aklına olağanüstü parlak bir fikir geldi!
“Bana Arşimet’i çağırın!”
Arşimet, Kral Hiero’nun yakın dostuydu. Evini de, zırt pırt çağırıldığı için, saraya yakın bir yerde kiralamıştı. Bu muhitte kiralar çok pahalıydı ama Kral, arada bir ona harçlık verir, sarayın sıhhi tesisat işlerini gördürüp, cebine para koyardı.
Nöbetçiler, kapısına dayanıp “Kral seni çağırıyor!” deyince, apar topar harmaniyesine dolanıp, koşa koşa sarayın avlusuna gitti.
– Buyrun kralım beni emretmişsiniz!
– Arşi!
Çok samimi oldukları için Kral Hiero, Arşimet’e hep böyle seslenirdi.
– Kralım!
– Arşi canım çok sıkkın!
– Hayırdır inşaallah!
– Bak buna bak!
– Aaa yeni tacınız! Ne kadar da güzel olmuş. Tam sizin o koca… şeyy yani asil kafanıza göre!
– Taç güzel ama Arşi, benim içimde büyük bir şüphe var!
– Nedir?
– Ben kuyumcuya 500 gram altın verdiydim.
– Eee..
– Bu tacı götürüp mahallenin bakkalında tartırdım.
– Eee, eksik mi geldi!
– Yok, tam 500 gram, hiç eksiği yok!
– İyi ya işte, daha ne?
– Ama ya o hınzır kuyumcu benim 500 gram altınımın içinden 200 gram altını çaldıysa; yerine de 200 gram gümüş ya da bakır ya da ne bileyim ben.. Başka bir şey koyduysa?
– Yapar mı?
– Yapar! Niye yapmasın? Buldu benim gibi yumuşak yüzlü kralı, yapar!
Bak Arşi, Arşimet! Sen bu işi çözersin. Tacı eritip bozmadan bunu anlamanın bir yolu mutlaka vardır. Bul sen o yolu!
– Var mıdır gerçekten?
– Vardır vardır!
– Peki o zaman. Ben tacı alıp gideyim, bir iki gün bana müsaade et…
Tacı alıp evinin yolunu tutan Arşimet’i, derin bir düşünce sarmıştı.
Krala göre bu işin bir yolu vardı ama Arşimet için tacın içindeki gümüş olup olmadığını anlamanın hiçbir yolu yoktu. Varsa da, o bunu bilmiyordu.. Şimdilik tabi..
Arşimet, o gece düşünüp kaşınmaktan uyuyamadı.
Sabah olduğunda, hâlâ daha, içine düştüğü bu işten nasıl sıyrılacağını düşünüyordu.
“En iyisi, ‘İnceledim araştırdım bunda şu kadar gümüş var!’ diyerek, işin içinden çıkmak!” dedi.
Ama o zaman, zavallı kuyumcunun derisini yüzer, içine saman doldurup, bir eşeğin üzerine ters oturtur Roma’ya gönderirlerdi. Yazık değil miydi adama!
“O zaman, bunun içinde gümüş mümüş yok! Safi altın derim olur..” dedi Arşimet.
Peki ya, Kral bu açıklamadan tatmin olmayıp, tacı eritmeye kalkarsa! O vakit altın ile gümüş birbirinden ayrılır, Kral da Arşimeti ortadan ikiye ayırırdı!
“Offf! Ne yapacağım ben şimdi dedi Arşimet. “En iyisi hamama gidip bi banyo yapayım!.”
Havlusunu, peştamalini, duş jelini, plastik ördeğini ve evde bırakırsa çalınacağından korktuğu tacı yanına alan Arşimet, hamamın yolunu tuttu.
Hamamda, kocaman tahta bir su fıçısının içine giren Arşimet, bir yandan sabunlanıyor, bir yandan da türkü söylüyordu.
“Evraka yolları daaar dar dar! Bana bakma be-nim işim var!”
O sırada hamamın tellakı Arşimet’e
– Abi kese, masaj falan ister misin?” diye sordu. Arşimet, tellakı kibarca yanından uzaklaştırdı. Çünkü düşünmesi gereken çok önemli bir problem vardı.
İşte tam o sırada ilginç bir şeyi farketti. İçine girdiğinde onun çelimsiz bedeni kadar su, fıçıdan dışarıya çıkmıştı.
Dışarıya taşan suyun hacmi ile, Arşimet’in suyun içine giren vücudunun hacmi aynı miktardaydı.
Öyleyse bu taç tamamen saf altından yapıldıysa, onun küvetten taşırdığı suyun hacmi, 500 gramlık bir altın külçesinin taşıracağı suyun hacmine eşit olmalıydı.
Eğer tacın içine 50-100 gram gümüş karıştırıldıysa, taşan su miktarı 500 gramlık bir altın külçesinin taşıracağı suyun hacmine eşit olamazdı.
Yapılacak küçük bir deney, tacın içinde gümüş olup olmadığını ortaya çıkaracaktı. İşte hepsi bu!
Arşimet bulduğu bu “Hacim karşılaştırma yöntemi”ne o kadar sevindi ki, kendisini çırıl-çıplak hamamdan dışarıya atıp “Evraka! Evra-ka!” 2 diye bağıra bağıra, sokaklarda koşmaya başladı.
Tabii kısa bir süre sonra zabıtalar tarafından yakalanıp kendisine dayak atıldı.
KAR TANESİ ADAM
WILSON BENTLEY, bazılarının gözünde gerçek bir deliydi. Ne zaman kar yağsa, hemen tepsisini alır ve kar tanelerini yakalamaya uğraşırdı. Yol ortasına kurduğu fotoğraf makinasıyla kimselerin aklına gelmeyen bir şeye, “kar tanelerinin fotoğraflarını çekmeye” çalışırdı.
Onun bu tuhaf davranışları bir tek çocukların hoşuna gider ve çalışmaları sırasında etrafından ayrılmazlardı. Onların “Wille Amca” diye çağırdıkları bu garip insan, tarihe “Kar Tanesi Adam” olarak geçti.
Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğraflarını çekebilen ilk insandı. Ve her kar tanesinin birbirinden farklı eşsiz bir güzellikte yaratılmış olduğunu ilk keşfeden de yine Bentley oldu.
Bentley, henüz on beş yaşlarındayken, annesi kendisine bir mikroskop hediye etti. Zaten oldukça meraklı bir çocuktu. Mikroskobu elinde bütün gün dolaşır durur ve bulduğu her şeyi daha yakından görmek için tükenmez bir enerjiyle çalışırdı.
Kar yağdığı bir gün, elinde mikroskobuyla dışarıya çıktı. Ve havada uçuşan milyonlarca kar tanesinden biri Wilson Bentley’in mikroskobunun camına konuverdi.
Meraklı çocuk mikroskoptan baktığında o güne kadar görmediği, o güne kadar hiç kimsenin görmediği muhteşem bir tabloyla karşılaştı. Kar kristalleri altıgen ve olağanüstü bir güzellikte yaratılmışlardı.
Bentley, kar tanelerini daha iyi görebilmek için hemen eve koştu ve annesinden siyah kadife bir parça kumaş aldı. Kumaşa düşen her bir kar tanesi çok daha net bir şekilde görülebiliyordu.
Bentley heyecanına heyecan katan bir şey daha farketti:
O ana kadar gördüğü kar tanelerinin hiçbiri bir diğerine benzemiyordu!
Sonraki yıllarda Bentley, kar tanelerini izlemeye devam etti. Onların resmini yapmak istiyordu ama resim kabiliyeti neredeyse hiç yoktu.
On yedinci yaş gününde, büyük bir sürprizle karşılaştı. Bütün aile paralarını biriktirmiş ve ona 100 dolara bir fotoğraf makinesı almışlardı. O günler için bu küçük bir servet demekti.
Bentley, böyle anlayışlı bir aileye sahip olduğu için Allah’a geceler boyu şükretmiş olmalı.
İki yıl boyunca Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğrafını çekmeye çalıştı. İlk fotoğrafını çektiği gün, defterine şu notu düşmüştü:
“15 Ocak 1885. Sıcaklık -2 derece, rüzgarlı bir hava. Yaklaşık 13 mm. boyunda kar taneleri düşüyor. İlk kar kristalleri çekildi!”
Wilson Bentley, tam kırk yıl boyunca kar tanelerini fotoğraflamayı sürdürdü.
İlk başta yaptıklarını çok tuhaf bulup kendisine ‘deli’ diyenler dahil herkes onu zamanla çok sevdi. Dünyada kar taneleri hakkında en çok bilgi sahibi olan kişi olarak bilindi ve “Kar Tanesi Adam” olarak meşhur oldu.
Zaman zaman, yakaladığı bir kar kristalinin erimemesi için nefesini tutarak çalışan bu adam, o eski makinesiyle tam 6000 fotoğraf çekti.
İnsanlar gelip fotoğraflarını parayla satın aldılar.
Para ve şöhret onu hiç değiştirmedi. Altmış yaşlarındayken, kar taneleri hakkında yazdığı kitabı basıldı.
Dostlarının anlattığına göre ölümünden bir hafta kadar önce, çok soğuk ve karlı bir havada dışarıya çıkmış, yeryüzüne ağır ağır süzülen, bu kristal çiçeklerin resmini çekmeye çalışmıştı.
Her zamanki gibi, kocaman bir fötr şapka, kalın bir palto ve siyah eldivenlerini giymişti.
Bu kısa boylu ufak tefek adam, yeryüzüne düşen bütün kar tanelerinin fotoğrafını çekmek isteyebilecek kadar, büyük bir yürek taşıyordu…
DALDAN BİR ELMA DÜŞTÜ
1664 YILININ Aralık ayında, Londra sokakları, büyük veba salgınının kaldırımlara yığdığı insan cesetleriyle doluydu. Önü bir türlü alına-mayan salgın Cambridge’e ulaştığında, üniversitenin bir süreliğine kapatılması ve öğrencilerin evlerine gönderilmesi kararı alındı.
Eğitimine ara vermek zorunda kalan bu öğrencilerden birinin adı, Isaac Newton’du. Alelacele bavullarını toplayıp, Woolsthorpe’daki çiftlik evine dönmek üzere, yola koyuldu.
Bu karanlık tablodan, Newton için, bilimle uğraşmak, ve icat yapmak için bulunmaz bir fırsat doğmuş oldu.
Newton, o korkunç veba yılları için anı defterlerine şöyle bir not düşmüştü:
“İcat yapmak için en uygun yaştaydım ve ha-yatımın hiçbir döneminde olmadığı kadar bilimle meşgul oldum..”
Henüz yirmi üç yaşındaydı…
•••
Newton çiftlikte geçirdiği günlerden birinde, kitaplarını da yanına alarak bir elma ağacının altında oturdu. O sırada ağacın dallarından birinden bir elma düştü.
Pek çok insan için—kafalarına düşmediği sürece—sıradan ve önemsiz görünen bu olay, Newton’un zihninde bir takım şimşeklerin çakmasına sebep oldu.
Yıllardır düşünüp durduğu bazı sorulara cevap bulmuştu:
Yer, her şeyi çekmekteydi!
Daha doğrusu, cisimler birbirlerini kütleleriyle ve aralarındaki mesafeyle ilişkili bir şekilde çekmekteydi. Bu, kâinattaki her bir atom ve her bir yıldız için geçerli bir kanundu.
Cisimler birbirine ne kadar yakınsa, çekim kuvveti de o kadar büyüyordu. Ve kütlesi büyük olan cismin çekim gücü de büyük oluyordu.
Kâinat yaratılırken, bu kanunla yaratılmıştı. Hem yeryüzünün, hem de gökyüzünün en büyük sırlarından biriydi bu…
Büyük küçük her şey, görünmez bir iple birbirine bağlıydı sanki.
Böylece, dünya ve öteki gezegenler Güneş’in etrafından ayrılamıyorlardı.
Ay da dünyaya bu görünmez iplerle bağlıydı
Ve Samanyolu’ndaki bütün yıldızlar, uzaydaki bütün galaksiler hep bu çekim kanunu ile birbirlerine tutturulmuşlardı. Her şeyde böyle bir birlik vardı.
Atomlardan, yıldızlara kadar her şey, Allah’ın aralarına koyduğu çekim kanunu ile durması gereken yerde duruyor, dönmesi gereken yerde dönüyordu…
İĞNENİN DELİĞİ
ELIAS HOWE’IN, sabahtan akşama kadar çalışıp didindiği ama, yine de yeterli miktarda para kazanamadığı bir işi vardı. Pamuk ipliği ile ilgili makineler üretmeye çalışan bir firmada çalışıyordu, az kazanıyordu ama işini de seviyordu.
Bir gün, imalathanenin kapısından içeriye bir adam girdi ve “Dikiş dikebilen bir makine yapılsa ne iyi olurdu! Böyle bir makineyi yapan adam, yemin ediyorum, üç aya varmadan zengin olur!” dedi.
Howe, tüm günü adamın söylediği bu sözler üzerinde düşünerek geçirdi. Dikiş dikebilen bir makine! Yani bir dikiş makinesi yapılamaz mıydı? Elbette yapılabilirdi!
Ama nasıl?
Her halde bu iş düşüne düşüne olacak değildi.
Howe, kolları sıvadı ve gecesini gündüzüne katarak, dikiş makinesi üzerinde çalışmaya başladı.
Bir süre sonra ucunda iğnesi olan bir makine yapmayı başardı. Fakat çok ciddi bir sorunu vardı bu makinenin. Şu haliyle hiçbir genç kızın alıp çeyizine koymayı hayal edebileceği bir şey değildi.
Hem el işiyle rekabet edebilecek kadar iyi dikemiyor, hem de iğnesi çok çabuk kırılıyordu.
Howe, iğneye açtığı delikte bir problem olduğunu anlamıştı. Delik, iğnenin tam ortasında minicik bir yuvarlak olarak açılmıştı. İyi de başka nasıl olacaktı ki?
İpin geçirileceği delik, nereye açılmalıydı?
Howe düşünüyor ama işin içinden çıkamıyordu. Dikiş makinesi ise, çatır çutur iğneleri kırmaya devam ediyordu.
Makinesi üzerinde gecenin ilerleyen saatlerine kadar çalışan Howe, yorgun ve ümitsiz bir halde yatıp uyudu. Gözlerini kapar kapamaz da, kendisini vahşi bir ormanda buldu.
Howe, bu ormanda uzun boylu yerliler tarafından esir alınmıştı.
Yüzü korkunç renklerle boyalı iri yarı şef…… devamı kitapta.






