Mehmet’in İstanbul Gezisi

Mehmet’in İstanbul Gezisi
A+
A-

MEHMET’İN İSTANBUL GEZİSİ

Bu hafta güzel bir haber aldım: İstanbul’a gidecektim. Annemin önümüzdeki hafta İstanbul’da işi vardı. Babam da memlekette işleri olduğu için evde olmayacaktı. İstanbul’u görmeyi çok istiyordum. Çok heyecanlıydım çünkü Mine teyzemi ve eşi Ayhan abiyi de görecektim. Onları, neredeyse bir yıldır görmüyordum.

İstanbul’a hızlı trenle gidecektik. Tren pazartesi sabahı 06.00’da hareket edecekti. Çok erkeeeen! Annem, beni sabah saat 04.45’te uyandırdı. Yataktan kalkınca ona, “Farkında mısın, hava daha karanlık!” demişim. Annem bunu, tatil boyunca herkese tebessümle anlattı. Hazırlandıktan sonra taksiye bindik ve tren garına gittik. Acele ediyorduk, bir an önce trene binip uyumak istiyorduk.

Trene bindiğimizde annemin arkadaşı İlknur teyzenin bizden önce geldiğini gördük. Tren hareket etmeden on dakika önce Duygu teyze de geldi. Tren tam zamanında hareket etti. Duygu teyze, “Bir Devlet Tiyatrosuna bir de Devlet Demiryollarına geç kalmam çünkü ikisi de tam saatinde hareket eder. Ben de ona göre zamanında yetişirim.” deyince herkes güldü. Ama ben onun ne demek istediğini uykusuzluktan anlayamamıştım. Artık üç buçuk saat sürecek yolculuğumuz başlamıştı. Ekranda trenin bazen 260 km/saat hızla gittiği görülüyordu. Çok şaşırıyordum çünkü bana yavaş gidiyormuşuz gibi geliyordu.

Sabah çok erken kalktığımız için acıkmıştık. Bir şeyler atıştırdıktan sonra hepimiz uyumuşuz. Uyandığımda Pendik durağına gelmiştik. Artık İstanbul’daydık. Mine teyzem o gün bizi garda karşıladı ve annemin arkadaşlarını da evinde kahvaltıya davet etti. Önce teyzemle sarılıp hasret giderdim.

Teyzemin evine ilk kez gidiyordum. Kahvaltıdan sonra annemin arkadaşları, kalacakları otele gittiler. Teyzem ve Ayhan abiyle İstanbul’da güzel bir tatil hayal ediyordum. O güzel tatilin ilk gününde Ayhan abiyle bol bol macera ve komedi filmi izledik. Tatilim daha ilk günden iyi geçeceğe benziyordu. Ertesi gün annem sabah erkenden işi nedeniyle Şile’ye gitti. Teyzem salı günü için izin almıştı. Annem, öğleden sonra geldi. Teyzem bizi, görmeyi çok istediğim Kız Kulesi’ne götürdü.

Kız Kulesi’ne tekneyle geçtik. Oraya varınca kulede istediğiniz kadar kalabiliyormuşsunuz. Biz de bunu duyunca bir saate yakın orada kaldık. Kız Kulesi’yle ilgili birçok efsane olduğunu iç mekânın duvarında asılı tabloların birinden öğrendim. Bunlardan birini sizinle de paylaşayım: “Bizans Dönemi’yle ilgili efsanede falcılar dönemin kralına, ‘Sevgili kızını yılan sokmasından kaybedeceksin!’ diye kötü bir haber verirler. Kral da kızını yılan sokmasın diye Kız Kulesi’ni yaptırıp oraya yerleştirir. Ancak genç bir subay, kralın kızına âşık olur. Günlerden bir gün genç subay, prensese sunmak için bir sepet üzüm hazırlar. Sepetin içine gizlenen bir yılan, talihsiz prensesi zehirler.”

Kız Kulesi’nin içini gezdikten sonra terasına çıktık. Oradan İstanbul’un görüntüsü muhteşemdi. Karşıda bir yanda Topkapı Sarayı, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, Sultanahmet Camisi bir yanda ise Galata Kulesi’ni görüyordum. Onları yakından görmeyi çok istiyordum. Terasta bir de ne göreyim? Kocaman bir dürbün!.. Dürbüne defalarca madenî para atıp Osmanlı Devleti zamanından kalan bu eserleri seyrettim. Bol bol resim çektirdik. Sonra tekneyle geri döndük.

Kültür gezimin ilk durağından sonra, İlknur ve Duygu teyzeyle Samatya’da Tarihî Çınaraltı Kahvesi’nde buluştuk. Deniz kenarında olan bu kahvehane Boğaz Köprüsü’ne bakıyordu. Bu mekânda herkes çay, kahve içiyor; yanlarında getirdikleri yiyecekleri yiyerek sohbet ederken Boğaz Köprüsü’nü ve denizi seyrediyordu. Böyle bir şehirde gezmek beni heyecanlandırıyordu. Artık yorulmuştuk, İlknur ve Duygu teyzeden izin isteyip teyzemin evine doğru yola çıktık.

İstanbul’daki ilk günüm çok güzel geçmişti. Annem ertesi gün yine toplantıları olduğu için erkenden yatmıştı. Bu, benim işime geliyordu. Çünkü o zaman biraz geç yatabiliyordum. Uyku saatlerimi sadece tatil günlerinde biraz aksatırım yoksa bu konuda çok hassasımdır. Ayhan abiyle o akşam olduğu gibi çizgi film kahramanlarından, onların maceralarından bazen de değişik konulardan bahsetmek hoşuma gidiyordu. Ayhan abiyle yaptığımız sohbetlerden pek çok bilgi ediniyordum.

Ertesi gün evde yalnız kalamayacağım için teyzemle onun iş yerine gittik. Teyzem mimar. İş yerindeki odasını, birkaç arkadaşıyla birlikte paylaşıyordu. O gün boş olan bir masaya da beni oturttular. Ben biraz kitap okudum. Teyzemin çalıştığı firma, yüksek bir bina inşa ediyormuş. Rezidans dedi galiba… Anladığım kadarıyla teyzem orada şantiye şefiymiş, binanın planını da o çizmiş. Bana göre o iş yerinde en çok teyzem çalışıyordu. Ayrıca onun yaptıklarını iş yerindekiler de beğeniyordu bence. Teyzemle gurur duydum. Ben de teyzem gibi işimde başarılı olmak istiyorum. Başarılı bir pilot olmak şimdiki hayalim tabii!

O günün akşamında teyzemle eve döndüğümüzde annemin uyuduğunu fark ettik. Yorulmuş olmalıydı… O uyanınca biraz sohbet ettik, tabii hemen günü nasıl geçirdiğimi sordu. Çok güzel geçtiğini söyledim. O gece annem yine erken yatsın diye dua ediyordum, öyle de oldu. Ben teyzemle biraz daha vakit geçirebilecektim, bu güzel bir haberdi. Teyzemle ben birkaç saat daha oturduktan sonra Ayhan abim nöbetten döndü. O gün hepimiz çok yorulmuştuk, vakit de geç olmuştu, uyumak için odalarımıza çekildik.

Ertesi sabah annem beni erken kaldırdı çünkü onunla birlikte Üsküdar’a gidecektik. İşimiz öğleden sonra bitti ve eve döndük. O gün akşam yemeğini Ayhan abi hazırladı. O yemek yaparken kimseyi mutfağa sokmazmış. Ayhan abi yemek yaparken mutfağı rahat kullanmayı seviyormuş. Ardından bir iki saat süren temizlik yapması gerekiyormuş teyzemin. Fakat teyzem, “Yemeği çok lezzetli yaptığı için bu temizliğe değiyor.” dedi. Duyduklarım doğruymuş, hazırlanan lezzetli akşam yemeğini afiyetle yedikten sonra günün şefine teşekkür etmezsek ayıp olurdu…

İstanbul’daki işimiz bitmişti. Cuma günü erken kalkmayacaktık. Cuma günü kahvaltıyı annem hazırladı. Bize “Bugün beni kimse dışarı çıkaramaz, evde dinleneceğim.” dedi. Teyzem o gün de bizimle zaman geçirmek için izin almıştı. Hepimizin dinlenme günüydü. Geldik İstanbul’da geçireceğimiz son günümüze. O gün cumartesiydi. Ayhan abi de o gün İstanbul kültür turu için bize eşlik edecekti. Kahvaltıdan sonra yola çıktık. Dolmuş, vapur ve tramvaya binerek Sultanahmet’e gittik. Burası, yerli ve yabancı turistlerle kaynıyordu. Annem, Tekirdağ’dan gelen bir arkadaşıyla buluşacaktı çünkü Sultanahmet Meydanı’ndaki turistik yerleri daha önce defalarca gezmiş. Beni gezdirme görevini de Mine teyzem ve Ayhan abiye vermişti. Kültür turumuza önce Osmanlı padişahlarının ve yakınlarının yaşadıkları sarayla başladık. Saraya biletle giriliyordu ve ben çok heyecanlıydım. Topkapı Sarayı, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından 1460-1478 tarihleri arasında yaptırılmış. 1924’te Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle müzeye dönüştürülmüş. Sarayın dört avlusu, bir harem bölümü varmış.

Birinci avluda padişahın geçiş töreni yapılırmış. Bu bölüm halka açık tek avluymuş. Dördüncü avluda da köşkler bulunuyormuş. Sarayın bahçe kapısı da iç bölümleri de çok gösterişliydi. Müzeye dönüştürülen sarayda padişahların yaşadığı dönemlerde kullanılan pek çok eşya hatta “Kaşıkçı Elması” adlı büyük bir elmas da sergileniyordu. Beni en çok etkileyen bölüm ise savaş aletlerinin bulunduğu bölümdü: kılıçlar, topuzlar, kabzalar, çelik zırhlar, başlıklar vb.

Sarayın “Mukaddes Emanetler” diye adlandırılan ve yirmi dört saat Kur’an-ı Kerim okunan bölümünde ise Hz. Muhammed’in hırkası, sakal-ı şerifi, Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin saklandığı mahfaza, ayak izi, kullandığı bazı eşyalar vb.nin bulunduğunu öğrendim. Onlar, yüzyıllar öncesinden kalmış hatıralardı ve benim için onları görmek heyecan vericiydi. Topkapı Sarayı’nın içindeki her bölümde resim çektiremeyeceğinizi biliyor muydunuz? İşte bu yüzden sadece izin verilen bölümlerinde fotoğraf çektirebildim.

Muhteşem Topkapı Sarayı gezimiz bitince Sultanahmet Meydanı çok kalabalık olduğu için Sultanahmet Camisi, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi ve Yerebatan Sarnıcı’nı gezemedim. Onların önünde sadece resim çektirmekle yetindim. Çünkü buradaki tarihî yapıların hepsini bir günde gezmek mümkün değildi. Buraları bir dahaki sefere mutlaka gezmek istiyorum.

Bu arada Beyoğlu’ndan yürüyerek Galata Kulesi’ne doğru yola koyulduk. Daha sonra fünikülere (çekmeli vagon) bindik. Bu füniküler, Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından yaptırılan dünyanın en eski ikinci yer altı toplu taşıma tüneli imiş. Şimdi modern hâle getirilmiş ama Beyoğlu ile Galata Kulesi arasındaki yokuşu bu fünikülerle çıkmak zaman makinesine binmiş hissini veriyor insana.

Tabii ki görmeyi hayal ettiğim yerlerden biri de 528 yılında Bizans İmparatoru Anastasius(Anastasyus) tarafından fener kulesi olarak inşa ettirilen Galata Kulesi’ydi. Oraya ulaşmıştık. Sağ olsun tüm büyüklerim, bana orayı göstermek için o gün yoruldular. Benimle birlikte tekrar görmüş oldular kuleyi. Onlara teşekkür ediyorum.

Akşam dönüş için vapura bindiğimizde elinde gitarıyla şarkı söyleyen müzisyenleri dinledik. Dinlediğim eski şarkılar benim de hoşuma gitmişti. Günün yorgunluğuyla dinlenirken kulağım hep o eski şarkılardaydı. Harika bir İstanbul gezisi olmuştu. Son akşamımızda üzüldüğüm tek şey vardı: Tatil bitiyordu ve teyzemi çok özleyecektim.

Ertesi gün tekrar hızlı trenle Ankara’nın yolunu tuttuk. Evimizi de özlemiştim ama aklım İstanbul’da ve teyzemdeydi. Hoşça kal İstanbul! Tekrar görüşürüz…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.