Ne Ekersen Onu Biçersin Hikayesi

Köyün en ucunda, dereye bakan küçük bir tarlası olan Hasan diye bir çiftçi yaşardı. Hasan’ın toprağı geniş değildi ama toprağı iyi tanırdı; çünkü babasından kalan en büyük miras, elindeki kazma kürekten çok, toprağın dilini anlayabilmesiydi. Köyde herkesin işi gücü vardı; kimisi hayvancılıkla uğraşır, kimisi arıcılık yapar, kimisi de Hasan gibi ekin ekerdi. Fakat Hasan’ın komşusu İsmail’in gözü hep daha fazlasındaydı. “Azla yetinmek” ona göre değildi; kısa yoldan büyümek, çabuk kazanmak isterdi.
Bir bahar sabahı köyün kahvesinde konuşurlarken İsmail, Hasan’a yanaşıp alçak sesle şöyle dedi:
“Hasan, şu yeni çıkan gübreyi duydun mu? Az atıyorsun ama mahsul iki katına çıkıyormuş. Hem de çok da ucuz. Ben buldum, alacağım.”
Hasan, İsmail’e dikkatle baktı. “Ucuz” kelimesi İsmail’in dilinde her zaman cazipti. Hasan ise alışverişte ucuzdan önce güveni arardı.
“Kimden buldun?” diye sordu.
“Şehirden bir adam geldi. Torbası torba, kamyon dolusu getirmiş. ‘Fazlası kaldı, zararına veriyorum’ dedi.”
Hasan kaşlarını çattı. “Zararına verenin bir hesabı olur. Sen yine de sor, araştır. Toprağa atacağın şey, sadece toprağa gitmez.”
İsmail güldü. “Sen de hep tedbirlisin Hasan. Ben fırsatı kaçırmam. Zaten toprağıma bereket gelecek, göreceksin.”
Hasan o gün eve gidince ambarını açtı. Geçen yıldan ayırdığı tohumlar, özenle bez torbalarda duruyordu. Her torbanın üstünde bir işaret vardı; hangi tohumun nereden geldiğini, hangi tarlada nasıl sonuç verdiğini not etmişti. O, toprağa bir şey atmadan önce düşünür, bir adım atmadan önce ölçerdi. Çünkü Hasan’a göre tohum, yalnızca bir avuç tanecik değildi; emeğin başlangıcı, sabrın sözüydü.
İsmail ise ertesi gün kamyonu tarlasının yanına çektirdi. Adamın verdiği gübreyi çuvallarla aldı, hiç sorgulamadı. “Bahar ya, bu yıl benim yılım olacak” diye sevinçle tarlasına serpti. Komşular “Hayırlı olsun” dedi, bazıları merakla izledi. İsmail de gururla konuştu:
“Bu yıl öyle bir hasat alacağım ki, herkes bana imrenecek!”
Günler geçti. Yağmurlar yerinde yağdı, güneş kararında ısıttı. Hasan tarlasına sabah erkenden gider, toprağın kokusunu dinlerdi. Otları zamanında temizler, suyu dengeli verir, fideleri incitmeden çapalar, gerektiğinde dinlendirirdi. İsmail ise ilk günlerin coşkusuyla tarlaya pek uğramaz oldu. “Nasıl olsa gübre güçlü, iş kendi kendine olur” diye düşünüyordu.
Bir ay sonra köyde konuşmalar başladı. İsmail’in tarlası ilk bakışta gerçekten daha yeşildi. Yapraklar iri, fideler gür görünüyordu. İsmail kahvede göğsünü gere gere anlatıyordu:
“Ne dedim size? Hasan gibi ince ince hesap yapmaya gerek yok. Bir hamle yaptın mı, gerisi gelir.”
Hasan sessizce dinledi. O yeşilliğin ardında bir şey arıyordu. Bir akşamüstü tarlaların arasından yürürken İsmail’in ekinlerinin dibinde tuhaf bir koku fark etti. Toprak ağırlaşmış, suyu farklı çekiyor gibiydi. Hasan eğildi, avucuyla toprağı aldı, ufaladı. Toprağın dokusu bozulmuştu; sanki toprağın nefesi daralmıştı.
Ertesi hafta yağmur biraz sert yağdı. Normalde bu yağmur Hasan’ın tarlasını ferahlatırdı. Fakat İsmail’in tarlasında su birikmeye başladı. Toprak çamura döndü, kökler hava alamadı. Yeşil yapraklar bir anda sararmaya yüz tuttu. İsmail telaşlandı. “Bu nasıl olur?” diye söylenmeye başladı. Adamı aradı, telefon kapalıydı. Kamyon da ortada yoktu. İsmail önce “Geçer” dedi. Sonra bazı fideler devrilmeye başladı. Birkaç gün içinde tarlanın bazı kısımları sanki yanmış gibi karardı.
Köyün yaşlılarından Mehmet Amca durumu görünce başını salladı:
“Evlat, toprağa ne verdin?”
İsmail utana sıkıla anlattı. Mehmet Amca iç çekti.
“Toprak, insan gibidir. Ona iyi bakarsan sana iyi döner. Ona zarar verirsen o da sana zarar döndürür. Toprağın dili sabırlıdır ama hesabı şaşmaz.”
İsmail o gün ilk kez gerçekten korktu. Çünkü sadece tarlası değil, borçla aldığı gübre parası, umutla beklediği gelir, çocuklarının okul masrafı, evin kışı; hepsi o tarlaya bağlanmıştı.
Hasan, İsmail’in halini görünce yanına gitti.
“Gel,” dedi, “birlikte bakalım. Belki kurtaracağımız yerler vardır.”
İsmail’in gözleri doldu. “Ben hata ettim Hasan. Sen söylemiştin. Ama ben dinlemedim.”
Hasan, tarlanın bir kısmını kurtarmak için toprağı havalandırmayı, kanalları açmayı, bazı yerleri dinlendirmeyi önerdi. Beraber çalıştılar. Fakat her şeyin bir sınırı vardı. Bazı alanlar iyice zehirlenmişti; o yıl oradan ürün almak mümkün değildi. İsmail’in hasadı, hayal ettiği gibi iki kat değil, neredeyse yarı yarıya bile olmadı. Üstelik tarlanın bir kısmı gelecek yıl da dinlenmek zorundaydı.
Hasan’ın hasadı ise orta halliydi; ama düzenli, temiz ve güvenliydi. Ürününü satarken kimse “Bu ekin niye böyle?” demedi, tüccar gönül rahatlığıyla aldı. Hasan da kazandığını yine tohuma, toprağa, evin ihtiyacına ayırdı. Az görünüyordu belki, ama bereketi düzenliydi.
Hasat mevsiminin sonunda köyün harman yerinde herkes çalışırken İsmail, bir süre Hasan’ı izledi. Sonra yanına yaklaşıp kısık sesle konuştu:
“Hasan, ben bu yıl çok şey öğrendim. Benim derdim hızlı kazanmaktı. Ama hız uğruna toprağı kırdım.”
Hasan başını kaldırıp sakin bir sesle cevap verdi:
“Toprağı kırarsan, kendini de kırarsın. Çünkü senin emeğin toprağa bağlı.”
İsmail derin bir nefes aldı. “Bundan sonra tohuma da, söze de dikkat edeceğim. Çünkü anladım ki sadece tarlaya değil, hayata da bir şey ekiyoruz.”
Hasan gülümsedi. “Aynen öyle. İnsanın tarlası bazen toprağıdır, bazen dili, bazen de kalbidir.”
O günden sonra İsmail değişti. Alışverişte “ucuz”dan önce “doğru”yu aradı. Tarlaya attığı her şeyi sorguladı. Komşusuna karşı daha saygılı oldu, söz verdiğinde tuttu. Çünkü o yılın hasadı, sadece buğday değil; ders olmuştu.
Ve köyde ne zaman biri acele bir iş yapmak istese, Mehmet Amca aynı cümleyi söylerdi:
“Unutma evladım… Ne ekersen, onu biçersin.”






